Fulcanelli

    20. yüzyılın başlarında (1839'da doğduğu varsayılıyor.) yaşamış olan fransız simyacı ve yazarın takma adıdır. 

    Fulcanelli'nin gerçek ismi ve kimya konusunda eğitim aldığı ustasının kim olduğu bilinmemekle birlikte; kendisinin öğrencisi olan 1915'te tanıştığı Eugéne Canseliet (16 yaşındayken), en azından teorik eğitimini 15.yüzyılda yaşamış olan alman kimyacı Basil Valentine'dan almış olabileceğini iddia etmiştir. Bir diğer iddia da kendisi gibi simyacı olan eşiyle birlikte çalışmış olabileceğidir.

    Fulcanelli, 1922 yılında yazdığı Lé Mystére Des Cathédrales (Katedrallerin Sırrı) isimli kitapla dünya çapında pek çok kimyagerin dikkatini çekmiştir. "taş önce ağaç'a ve akabinde yıldız'a nasıl dönüşür?" bilmecesiyle başlayan magnum opusu "katedrallerin sırrı" kitabında; simyanın yanı sıra atomu parçalamaktan ve nükleer enerjiden de bahsetmiştir. 1945 yılında amerikan g-2 generali, savaştan önce nükleer enerjinin üzerine Bergier ile konuşmuş ancak Fulcanelli'nin yeri ile ilgili tatmin edici bir cevap alamamıştır.

    Fulcanelli'nin ününün tüm dünyada duyulmasının ardından, ingiliz yazar Louis Pauwelse, "Büyüğün Şafağı" adlı bir kitabı kaleme aldı ve bu kitapta onun hakkındaki şaşırtıcı bilgilerle birlikte Canseliet'in oldukça iddialı bir açıklaması da bulunuyor. Canseliet, Fulcanelli'nin kendisine 1922'de çok az miktarda simyasal "telkin pudrası(tozu)" verdiğini ileri sürüyordu. Ayrıca, onun 100 gram kurşunu altına dönüştürmesine izin vermişti. Canseliet, kitabın giriş bölümünü yazan Walter Lang'a, deneyi Sarcelles'teki gazhanede yaptıklarını da söyledi. Bu akla gelmeyecek yerde yapılan deneyin iki de tanığı vardı: Sanatçı Jean-Julien Champagne ve Gaston Sauvage adlı genç bir kimyacı.

    Canseliet'in öğrencilerinden biri olan Patrick Riviére'e göre ise Fulcanelli, 1923'te ölen fransız kimyager mucit Jules Violle' ün takma adıdır. Diğer tahminler ise Fulcanelli; "gökbilimci C. Flammarion, simyacı François Jollivet, mısırbilimci René Lubicz, mucit Jules Violle, Walter Grosse'nin kitabına göre de, Paul Decoeur"'dur.


***

   Fulcanelli, 1926 yılında yaşadığı Paris'ten ayrılmış ve 1936 yılına kadar onu gören kimse olmamıştır. II. Dünya Savaşı sırasında alman ajanları tarafından tüm Fransa'da didik didik aransa da izine ulaşılmamıştır.

    Canseliet, Lang'a yazdığı bir mektupta Fulcanelli ile son kez birlikte çalışmalarından söz ederek; "Üstad o vakit (1926?) daha çok yaşlı bir adamdı, ama kesinlikle 80 yaşında göstermiyordu... Otuz yıl sonra onu tekrar görecektim. O sıralarda da elliden fazla göstermiyordu. Yani olsa olsa benim yaşımda gibiydi." demiştir.
    
    1937 yılı Haziran'ında Paris'te sovyet asıllı fransız kimyacı Jacquies Bergier ile görüşen bir yabancının, nükleer enerjinin çok dikkatli kullanılması gerektiği konusunda Bergier'nin asistanlığını yapmakta olduğu atom mühendisi André Helbronner'i uyarmasını istemiş ve nükleer silahlanmanın gezegene verebileceği hasarlardan da bahsetmiştir. Bergier, 1978 Kasım'ında ölene kadar bu yabancının Fulcanelli olduğu konusundaki inancını yitirmedi.

    Canseliet, İspanya'da eski ustası ile görüştüğünü iddia etmiştir ve ona göre; Fulcanelli hala yaşıyordu. Eğer, Fulcanelli Canseliet'in dediği gibi 1920'li yılların sonlarında, 80 yaşındaysa, İspanya'daki buluşmada Üstad simyacının  100 ila 110 yaş arasında olması gerekir. Canseliet'in o tarihte İspanya'ya gittiğini Gerard Heym de doğruluyor. Heym, Canseliet'in pasaportunda 1954 yılı için bir İspanyol giriş-vizesi damgası gördüğünü söylemiştir. 
    Canseliet yakınlarına, Fulcanelli'nin bir kadın görünüşüne sahip olduğunu söylemiştir. Simya ilmi literatüründe Hayat İksiri içmenin yan etkileri sonucu ortaya çıkan fiziki değişimden söz edilir. Eğer iksir, başarılı sonuç verirse, içen kişinin saçlarının, dişlerinin ve tırnaklarının döküldüğü söylenir. Sonra da, bunlar yeniden ama daha genç, daha düzgün olarak çıkar, yüz hatları neredeyse cinsiyetsiz bir özellik kazanır.

    Fulcanelli'yi 1953'ten sonra gördüğünü iddia eden kimse olmamış, gerçek ismi de dahil olmak üzere pek çok sırla birlikte ortadan kaybolmuştur ve onu son gören insanlardan Bergier 1978'de Paris'te, Canseliet' de 1982'de Savignies'de hayatını kaybetmiştir. 

***

    Brezilya'lı yazar Paulo Coelho'nun 1986'da yazdığı ve eleştirmenler tarafından bir "fenomen" olarak nitelendirilen "Simyacı" kitabı Fulcanelli'nin öğretilerini baz almaktadır.

    1963'te basılan ve en çok satan kitaplar listesinde bir numaraya çıkan "The Dawn of Magic"in yazarları Louis Pauwels ve Jacques Bergier, ingiliz okurlara  Fulcanelli'yi tanıtan yazarlar olmuşlardı. Bu kitap, Türkiye'de "Evrenin Gizli Sahipleri" adıyla yayımlandı.

    Aralarında Fulcanelli'nin öğrencilerinden Canseliet, Jean-Julien Champagne ve Jules Boucher gibilerinin de bulunduğu Heliopolis kardeşliği isimli, Fulcanelli'nin öğretilerini merkez alan bir gizli örgütün çalışmalarına devam ettiği iddia edilmektedir.

POMPEİ


  • M.Ö. 5000 yıllarında İtalya'nın Napoli kentine 25-30 km. uzaklığında kurulmuş Roma İmparatorluğu'nun şehirlerinden birisi olan Pompei, önemli bir ticaret şehriydi. 
  • Şehrin ismi ise, o dönem İtalya'nın orta kesimlerinden gelerek yerleşmiş olan Osci'lerin, Oscan lisanında beş sayısından yani 'pompe' den gelmektedir.
  • M.Ö. 23 Ağustos 79 yılında ‘Tanrıların Gazabı’ adı verilen Vezüv Yanardağı’nın patlaması sonucunda, tüm Pompei halkı yanardağ lavlarının ve küllerinin altında kalmıştır.
  • Şehir o gün normalden daha kalabalıktı. Çünkü aynı anda iki etkinlik vardı. Bunlardan ilki; şehrin babası sayılan Augustus'un ölüm yıldönümü anması, diğeri ise Roma'nın hasat tanrıları adına düzenlenen Vinalia Festivali'ydi. 
  • Yanardağın patlaması sonucunda yaklaşık 200.000 kişinin hayatını kaybettiği düşünülmektedir.

   18.yüzyılda, bir köylünün tarlada çalışırken bulduğu şehir duvarlarından yola çıkılarak Pompei şehri ortaya çıkarıldı.
   Şehir, 1748 yılında İspanyol mühendis Rocque Joaquin de Alcubierre tarafından keşfedilene dek kül yığınları altındaydı. Yapılan kazılarla birlikte büyük bir kısmı gün ışığına çıkarılmıştır.
   Kazıları 1863 yılında devralan Giuseppe Fiorelli, kazılar yapılırken kalıntıları alçı ile doldurarak saklayabileceğini keşfetmiştir. Bu da Pompei hakkında 'taşa dönüştüler' dedikodularının çıkmasına sebep olmuştur.
   2010 yılında yayınlanan son araştırmada, bina içinde kalan insanların bile küller tarafından boğulduklarını kanıtlıyor.
   Jeologlara göre; halkın ölüm sebebi kükürt gazıdır. Taşa dönmelerinin sebebi ise, yanardağın püskürttüğü volkanik tuzun sertleşmesidir. Bu lavlar kalıp oluşturmuş, zamanla içindeki vücut çürümüş fakat kalıp aynı kalmıştır.
 




   Şuan denize kıyısı olmayan Pompei, o zamanlar  ticaretin yapıldığı bir liman şehriydi. Halk bu sayede çok zenginleşmişti. Şehirde İtalya’nın elit ve zengin aileleri, aydın kişiler ve onların köleleri yaşıyorlardı. Nüfusun %60'ını asiller , %40'ını ise onların köleleri oluşturmaktaydı.
   
   Pompeililerin yaşam tarzı da çok fazla dikkat çekmiştir. Rivayete göre; insanları yedikleri yemekten çok daha fazla keyif alabilmek için yatarak yer ve daha fazla yemek yiyebilmek için yediklerini kaz tüyü ile kusarak midelerini boşaltırlarmış. Yemekleri ziyan ederler, umursamaz harcama yaparlar ve kölelere kötü davranışlarmış.

   Bu şehre 'günahlar şehri' denmesinin sebebi, cinselliğin ön planda olması, şehirde birçok genelevin olması ve eşcinselliğin ise doğal karşılanmasıdır. Şehrin 'edepsizliğe düşkünlüğü' nedeniyle tarihten silindiği inanışı çok büyüktür. Hatta bazılarına göre; Pompei de Sodom ve Gomore gibi tanrı tarafından cezalandırılan şehirlerden birisiydi ve Roma İmparatoru Caligula kız kardeşine aşık olduğu için en büyük günahı işliyordu.

   Bir liman şehri olması dolayısıyla da, Roma zenginleri ve gemi kaptanlarının uğrak (kaçamak) yeriydi. Onlara hizmet veren çok çeşitli ticarethaneler bulunmaktaydı.

***

   Günümüzde Pompei şehri, her yıl yaklaşık 2.5 milyon turist tarafından ziyaret edilen ve UNESCO'nun Dünya Mirası kapsamında olan bir antik kenttir.



Charles Darwin


Charles Robert Darwin;

12 Şubat 1809'da Birleşik Krallık'ın Shropshire bölgesinde doğmuş olan, İngiliz biyolog ve doğa tarihçisidir.
Darwin, insan dahil tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini öne sürmüş ve o günün şartlarına göre bu teoriyi destekleyen pek çok kanıt sunmuştur. Onun fikirleri üzerine inşa edilen modern evrim teorisi, bugün biyoloji biliminin temeli ve birleştirici öğesidir. Evrimin gerçekleştiği olgusu Darwin hayattayken, "doğal seçilim" teorisinin evrimin ana açıklaması olması ise 1930'lu yıllarda bilim dünyası tarafından kabul görmüştür. Darwin'in orjinal teorileri modern evrimsel biyolojinin temelini oluşturmakta, hayatın çeşitliliği üzerine birleştirici bir mantıksal açıklama sunmaktadır.




 (Darwin'i taşıyan HMS Beagle'ın 1931-1936 yılları arasında  izlediği rota)

HMS Beagle'ın yolculuğu beş yıl sürdü. Darwin, yolculuk boyunca çok çeşitli jeolojik oluşumlar, fosiller ve canlılar keşfetti ve bunlardan örnek topladı. Darwin'in Beagle yolculuğundayken Britanya'ya yolladığı mektuplar, fosil örnekleri ve dondurulmuş canlılar, eski öğretmeni Henslow aracılığıyla İngiliz doğabilimcilerine aktarıldı. 2 Ekim 1836'da Britanya'ya döndüğünde Darwin saygın bir doğabilimci olarak tanınmıştı.





Darwin'in doğa tarihine duyduğu ilgi, önce Edinburgh Üniversitesi'nde tıp, Cambridge Üniversitesi'nde teoloji okurken gelişti. Canlıların coğrafi dağılımı ve fosiller üzerine yaptığı dikkatli gözlemler sonucunda, türlerin birbirine dönüşümüyle ilgilenmeye başladı ve 1838'de "doğal seçilim" fikrini geliştirdi. 1858'de Alfred Russell Wallace'dan aldığı bir mektubu okuyunca, Wallace'ın da kendisininkine benzer bir teori geliştirdiğini anladı ve nihayet teorisini yayımlamaya karar verdi. 1859'da yayımladığı On the Origin of Species (Türlerin Kökeni Üzerine) adlı kitabı, canlıların ortak atalardan evrilerek çeşitlendiği fikrinin geniş kabul görmesini sağladı. Daha sonra yayımladığı The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex (İnsanın Türeyişi, ve Cinsiyete Mahsus Seçilim) Animals (İnsanlar ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi) adlı kitabında ise insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koydu.





Darwin, 19 Nisan 1882'de ölmüştür. Bugün John Herschel ve Isaac Newton gibi isimlerle beraber Westminster Kilisesi'nde gömülüdür.

Astroloji II

Burçlar (Horoscope)?

Burç; insanın doğum anında güneşin hangi pozisyonda olduğunu gösteren göksel bir alanın sembolik ifadesidir.

* * *
 
    Şu an astrologların büyük bir bölümünün kullanmakta oldukları burç tarihleri M.Ö. 2000 yılına, Babilliler tarafından oluşturulan burç sistemine dayanmaktadır. Oysa ki burçların tarihleri her gün çok yavaş bir şekilde değişmektedir. Bu değişimin nedeni astronomide "gündönümünün devinimi (precession of the equinoxes)" olarak bilinir.
   M.Ö. 2000 li yıllarda Babilliler, 21 Mart'a denk gelen bir günde Güneş'in Koç burcunda olduğunu tespit etmişler ve bu tarihin üzerinden 4000 yıl geçmiştir. Her yıl yirmi dakikalık gecikmeyi göz önünde bulundurursak, o günden bu zamana yaklaşık 57 gün ( 2 ay kadar ) gecikme olduğunu hesaplarız. Astrologların burada bir başka hareketi ise 21 Mart'ı Koç burcunun başlangıç noktası olarak kabul etmesidir.

* * *


2016 yılında ABD Uzay ve Havacılık Dairesi NASA "yeni burç tarihleri" ni açıklamıştı.
Bir süre gündeme gelmiş olsa da astrologlar kullandıkları burç tarihlerini değiştirmediler ve kullanmaya devam ettiler.
   NASA, Dünya'nın yörüngesel salınımı değiştiği için burçların tarihinin de değiştiğini açıkladı ve 12 burcun tarihlerini güncelleyerek gökbilimciler yani astrologlar arasında yeni bir tartışmaya neden oldu.
   Öte yandan astrolojide 12 değil 13 burcun var olduğu kanısı giderek güçleniyor. Bunlarla birlikte NASA web sitesinde Babillilerin eski anlatılarında 13. burç olan Ophiucus yani Yılan burcuna yer verdiğine değinmiştir.


Astroloji

                  Tarihçesi

   Yunanca "astro"(gezegen,yıldız) ve "logos"(söz,düşünce,us) kelimeleri ile oluşmuş "astrologos"; Latincede "yıldız bilimi" anlamına gelir. 

   Astroloji, insanlık tarihi kadar eskidir. Tarihçilerin araştırmalarına göre farklı uygarlıklar birbirlerinden bağımsız olarak astroloji ile ilgilenmiştir. Mezopotamya'dan başlayıp Yunan uygarlığında geliştirilip günümüze geldiği düşünülmektedir. İlk astrologlar bilinmese de, bulduklarını ilk kaydeden Kaldelilerdir. (Mezopotamya'da yaşamış eski bir devlet)

   Eski uygarlıklar, gezegen ve bunların hareketlerinin, insanların yazgılarını etkilediklerine inanırlar ve hükümdarlar alacakları kararlar için önce astrologlara başvururlardı. Bu dönem astrologlara "müneccim"(yıldız falcısı) denirdi. Ancak onların devlet işleriyle ilgili araştırmaları halka yaymaları yasaktı.

   Zodyak yani burçlar kuşağı ilk astrolojik kayıtlarda şimdikinden biraz daha farklıydı. M.S. 180 yılında büyük yunan matematikçisi ve astronom Ptolemy tarafından bugünkü şekline getirilmiştir. 

* * *

  Astroloji Nedir?

   Astroloji bir diğer adıyla yıldız falı; kişilerin geleceğini, doğdukları sırada yıldızların ve öteki gök cisimlerinin konumlarına bakarak yorumlayan, bilimsel gerçekliği olmayan bir uğraş dalıdır. Bu işle uğraşanlara"astrolog" denmektedir.

   Astrolojinin temeli, ana malzemesi Zodyak Haritası(yıldız haritası/doğum haritası)dır. 

   Doğum haritasının hazırlanması ve yorumlanması için astrolojik alfabedeki anahtar unsurlar derece olarak bölümlenmiş boş dairesel çark üzerine belli kurallara göre yerleştirilir. Daha sonra ise bunlar incelenerek, doğum haritasından topluca bir yorum çıkarılır. Doğum haritanız ; kim olduğunuz ve ne olacağınız konusunda evrenin size söyledikleridir.

* * *

Vedik (Hint) Astroloji
Yaklaşık 4000 yıl kadar önce Hindistan'da var olan Veda Uygarlığı'ndan günümüze kadar taşınmış okült bir bilimdir. Geçmişin ve şimdiki zamanın bilinmesine, gelecekle ilgili eğilimlerin saptanmasına yardımcı olur. Kesin hesaplara dayanan bu bilime "veda matematiği" de denir. Ay, Vedik Astrolojinin temel yapı taşıdır. Bir çok hesaplama, Ay'ın içinde bulunduğu konuma göre yapılır. Bu nedenle Ay Astrolojisi olarak da tanınmaktadır. Vedik Astrolojisi ile Batı Astrolojisi arasında 23,5 derecelik bir kayma vardır.




Uranyen Astroloji
   Klasik Astrolojide kullanılan gezegenlerin yanı sıra Uranyen Planet'ler veya Transneptünyen'ler olarak tabir edilen 8 adet hipotetik nokta (varsayımsal gezegen) ile gezegenlerin açı kombinasyonları ve orta nokta (midpoints) prensibi birlikte çalışır. Uranyen Astrolojide 360 derece kadran yerine 90 derece kadran tekniği temeldir.
   Uranyen Astrolojisinin yaratıcısı Alman astrolog ve matematik profesörü Alfred Witte (1878-1941), Astroloji Hamburg Okulu'nu kurarak kendi teorisini üretmiş, astrolojiye çağdaş ve farklı bir yorum getirmiştir. Uranyen Astroloji Almanya'dan sonra Amerika'da hızla kabul edilerek geniş şekilde uygulanmaya başlanmıştır.
   Uranyen Astroloji, gökyüzünde gezegenlerin birbiriyle yaptığı yerleşimleri simetri prensibini kullanarak ele alır ve gezegenler arasındaki ortak noktaları hesaplar. 

* * *

Homunculus ?

Homunculus; Latince'de "küçük insan" anlamına gelen humonoid(insansı) cenin/yaratık'tır.

Ortaçağ ve öncesinde simyacılar tarafından; sperm,kan ve simyevi ritüellerle bir cam fanusun içerisinde yapıldığı düşünülen yaratıklardır.Yapılış yöntemi değiştiği gibi, çıkan sonuç(canlı) görünüm ve özellik olarak farklı olabilir.

Yahudi kültüründen doğan, taştan yapılan insan figürleri olan golemler de zaman zaman homunculus olarak adlandırılır.



Günümüzde ise bir çok meraklı insan, homunculus yaratmaya çalışmış ve bu deneyimlerini youtube üzerinden paylaşmışlardır. Bu deneyler genellikle; "bir yumurtaya enjektör yardımıyla sperm katılması ve belli bir süre bekledikten sonra açılması sonucunda ise bir canlının ortaya çıkması"dır.


* * *

Philippus Aureolus Theophrastus Bombastus von Hohenheim (1493-1541)

Bilinen adıyla Paracelsus, 16.yüzyılın en büyük simyacısıdır.
Takipçileri onu Alman Hermesi, Ölümsüz İsim, Kutlu Theophrastus gibi isimlerle anmışlardır.
Basle Üniversitesi'nde simya, tıp ve cerrahi okuyan Paracelsus, Ferrera Üniversitesi'nde doktora yaptı. Eğitim hayatı bittikten sonra hayatını astroloji çeşitli kehanet ve okült çalışmalarla idame ettirmeye ve göçmen bir hayat yaşamaya başladı.

Kendisi "Tria Prima" adı verilen "Üç İlksel Madde" fikrini oluşturmuştur.  Bunlar; tuz, civa ve kükürt(veya sülfür)'tür.

Tuz; bedendir, maddenin fiziki bölümüdür. Toprak elementine tekabül eder.
Cıva; Candır (ing. spirit). Maddedeki yaşam enerjisidir.
Kükürt; Ruhtur (ing. soul). Bireysel özdür.

Paracelsus'un yaptığı bu ayrım simya tarihindeki bir mihenk taşıdır. Ondan sonra gelen bütün üstadlar, bu üç elementi temel alarak çalışmıştır.
Döneminde kıymeti bilinmeyen bu kıymetli insan, kısa bir hastalığın ardından 1541 yılında ölmüş ve kendi tabiriyle, "ölümle yaşamı takas etmiştir". Büyük ihtimalle pek çok simyacı gibi yaşamını uzatabilecekken, o zamanı geldiğinde ölümü tercih etmiştir. Mezarında yazan "Ölümle yaşamı takas etti (Vitam cum morte mutavit)" sözü, ölümün bilinçli bir tercih olduğunu çağrıştırmaktadır.

* * *

Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevemez.
Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şeyden anlamaz.
Hiçbir şeyden anlamayan insan değersizdir.
Oysa anlayan biri,
Hem sever, hem fark eder, hem de görür.
Bir şeyde ne kadar bilgi varsa,
O kadar büyük sevgi vardır.
Bütün meyvelerin çileklerle aynı zamanda olgunlaştığını zanneden biri,
Üzümleri hiç tanımıyor demektir.
-Paracelsus

* * *

Homunculus sözcüğünün kullanımı, Paracelsus'un simyadaki De Natura Rerum' a yaptığı çalışmalarla ilgili olarak Paracelsus tarafından yapılan 1572 çalışmasındaydı ve burada,  anne karnında gübre veya gestasyon olmaksızın bir bebek insanın nasıl yaratılacağına dair talimatlar verdi.

Homunculus, döllenmeden önce ebevenlerinden birinin germ hücresinde var olan ve doğuma hazır oluncaya kadar gestasyon sırasında büyüyecek şekilde oluşturulmuş bireydi.

Önceden var olan bir fetüsün homunculus kavramının kökeni genellikle Hollandalı teleskop ve mikroskopist Nicolaas Hartsoeker'in olduğu düşünülür. Konseptini en açık şekilde gösteren bir sperm hücresindeki bir homunculusun 1694 Essai de Dioptrique'deki taslağıydı. Bununla birlikte, İtalyan anatomist Marcello Malpighi 1673 yılında embriyonun tüm yapısının en başından itibaren yumurtada bulunduğunu ve gebelik döneminin; bu önceden var olan yapının büyümesini ve gelişmesini içerdiğini öne sürdü.


Homunculus Hakkında Yapılmış Bazı Eserler:

-1916 yapımlı "Otto Rippert" tarafından yönetilmiş "Homunculus" filmi.
-Full metal alchemist & Full metal alchemist Brotherhood (Anime)

Klonlama


Moleküler biyoloji teknikleri kullanarak bir DNA dizisine eş DNA üretmek veya bir hücreden yola çıkarak hücre bölünmesi ile genetik olarak birbirine eş hücre grubunun oluşmasıdır. 
Kısacası, herhangi bir şeyin aynısını kopyalanması anlamına gelmektedir. Klon ise; tek bir bireyden eşeysiz üreme yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbirinin tıpatıp aynı olan canlı topluluğuna karşılık gelen biyoloji terimidir ve kısaca "cl." simgesiyle gösterilir.


Bahçecilikte klon yetiştirilmesinin tarihi eski çağlara değin iner. Örneğin; bazı elma çeşitlerinde ağaçların her biri mutasyona uğramış tek bir bitkiden üretilmiştir ve genetik yapıları eşittir. Meyve ağaçları ile süs bitkilerinin çoğu bu yöntemle üretilir.
"Klonlama" kavramının geniş kitlelerce duyulmaya başlanması, 1996 yılında Roslin Enstitüsü'ndeki İskoç bilim adamı Dr. Wilmut ve ekibinin koyun "Dolly" (Doğum: 5Haziran1996 - Ölüm: 14Şubat2003) yi üretmeleri ile başlamıştır. 
Bu koyunun klonlanmasında çekirdek transferi yönteminden yararlanılmıştır. Deneyde kullanılan 277 yumurta hücresinden yalnızca 29 tanesi bölünme aşamasını tamamlayabildi ve bu yumurtalar farklı koyunların rahimlerine yerleştirildi. Koyunlardan 13 tanesi gebe kaldı. Sonuçta ise tek bir başarılı doğum gerçekleşti. Dolly'den sonra domuz, fare, maymun gibi canlılar da klonlanmıştır. 
Bilim adamları, klonlanan hayvanlarda yavaş gelişmenin yanı sıra, kalp sorunu ve zayıf bağışıklık sistemi görüldüğünü kaydettiler. Bazı bilim adamları, eldeki tekniklerle insan klonlamanın ortaya büyük sorunlar çıkaracağını dile getirdi. Klonlanan kişinin bağışıklık sisteminden yoksun olma ve eksik organlara sahip olma olasılığının bulunduğu bildirilmektedir.
Klonlanmış insan aslında çok yabancı olduğumuz bir terim değil. Tek yumurta ikizi olarak adlandırılan ikiz çeşitleri (duruma göre üçüz ve dördüz de olabilir) aslında birbirlerinin doğal yoldan klonlanmış halleridir. Anne rahminde bir zigot bölünmesinin ilk aşamalarında herhangi bir nedenle iki ayrı hücre oluşturursa, aynı DNA'ya sahip iki ayrı canlı dünyaya gelir ve dünyaya gelen bu iki canlı birbirinin genetik kopyasıdır. Normal doğumların %1.3'ünde bu olaya rastlanır.
Yapay klonlama ise; dünyaya gelecek canlının genetik özelliklerinin (DNA'sının) dışarıdan müdahale ile kendi türünden başka bir canlının DNA'sı ile aynı olmasının sağlanmasıdır. Normal insanlar eşeyli üreme sonucunda dünyaya gelir. Eşeyli üremede anne ve babanın üreme hücrelerindeki DNA'lar birleşerek yeni ve kendisine has özellikler taşıyan bir DNA oluştururlar. Klonlama sonucunda ise eşeyli üreyen canlı bir nevi eşeysiz üreme gerçekleştirmiş olur. Yani oluşacak birey sadece annenin yada sadece babanın DNA'sını taşır. Bu nedenle oluşan birey, DNA!sı kullanılan bireyle aynı genetik özelliklere sahip olur, yani yeni birey anne babanın kendisinden küçük bir tek yumurta ikizi olarak dünyaya gelir ve normal tek yumurta ikizlerinde olduğu gibi dış görüşünleri birebir aynıdır.

KLONLAMA YÖNTEMLERİ

Moleküler klonlama ( Rekombinant DNA teknolojisi);
Hücre çekirdeğinin çıkarılıp başka bir hücreye aktarılması yöntemiyle materyalinin hepsinden alınıp, başka bir organizma (alıcı) içine aktarılmasıdır.
Üreme amaçlı klonlama;
Bu teknik, bir organizmanın (donör) genetik bedensel hücre çekirdeği aktarımı yöntemiyle materyalinin hepsinden (genom) alınıp, başka bir (alıcı) içine konulur. Dolly bu teknik ile yaratılmıştır.
Tedavi amaçlı klonlama
Bu teknikteki canlılar, insan embriyolarının kök hücreleri alınıp, hasta insanlarda "bedensel hücre çekirdeği aktarımı" yöntemiyle oluşturulmuş embriyoların gelişmesiyle ortaya çıkan canlılardır. Bu yöntemde, yetişkin bir canlıdan alınan hücre çekirdeği çıkarılmış bir embriyo hücresine aktarılır. Buna örnek olarak, lenf kanserlerinde embriyonik kemik iliği hücrelerinin kanserli dolu ile değiştirilmesi verilebilir.


Astral Seyahat

 ASTRAL SEYAHAT NEDİR?

   Astral seyahat kavramı spiritüalizm, okültizm ve teozofi kapsamında kullanılan bir kavramdır. 

   Parapsikoloji olayına inanan insanların esiri beden veya astral beden olarak adlandırdığı, ince madde olarak gösterilen maddelerden oluştuğu söylenen bedenle yapılan bir tür seyahattir.

   Kısaca astral seyahat; insanın bilinci yerindeyken, ruhunun bedeninden kısa süreliğine ayrılarak gerçekleştirdiği bir beden dışı deneyimdir. Astral seyahat yapanların söylemine göre; ruh, fiziksel bedenle ilişkisini kesmeden başka bir şehre, başka bir ülkeye, uzak gezegenlere hatta galaksilere bile gidebilir. Duvarlar, camlar, kapalı kapılar gibi fiziksel nesneler ve mesafeler astral beden için sorun olmadığı ileri sürülür.

***


TARİHÇESİ

   Çok eski tarihi kayıtlar incelendiğinde ; Eski Mısırlıların, Kuzey Amerika Kızılderililerinin, Çinlilerin, Yunan filozoflarının, Orta Çağ simyacılarının, Okyanusya Halklarının(Şaman kökenli), Hinduların, Yahudilerin, Müslümanların astral seyahati bildikleri ve bazı dini ritüellerinde uyguladıkları tespit edilmektedir.

   Örneğin; Tibet'te astral seyahat yapmış kişilere; "öteden geri dönen" anlamına gelen "delogs" adı verilirdi.
   Eski Mısırlılar ise; astral bedeni "Ka", can ya da ruhu "Ba" olarak adlandırır ve her ikisinde de istedikleri zaman fizik bedenlerinden ayrılabildiklerine inanırlardı. E. A. Wallis Budge, "Mısır'ın Ölüler Kitabı" giriş bölümünde, Eski Mısırlıların Ka'yı ait olduğu kişinin özelliklerine sahip olan ve onun gibi görünen soyut bir beden olarak gördüklerini, bununla birlikte fizik bedenden bağımsız ve istediği her yere gitmekte özgür olduğunu belirtir.

   Astral seyahat denilince akla ilk gelen kültür ise Şamanlar olmaktadır. Şamanik uygulamalarda ve kabile kültürlerinde hem bireysel hem de toplu trans deneyimlerinin çok önemli bir yeri vardır. Öncelikle şaman denilen kişi, psişik yetenekleri oldukça gelişmiş hassas bir medyumdur. Ruhsal alemdeki bedensiz varlıklarla iletişim kurup, onların etkilerini ve fikirlerini yeryüzüne aktarabilen bir insandır. Şamanik kökenli kabile kültürlerinde uygulanan çeşitli ritüellerin ve ibadetlerin de asıl amacı bir tür trans halini sağlayarak, insanın ruhsal dünya ile ilişkiye geçebilmesini sağlamaktır.

***

    Tüm zamanların en ünlü astral seyyahlarından biri de Edgar Cayce'dir. Cayce, (18 Mart 1877-3 Ocak 1945) Amerika'nın önde gelen psişiği (medyumu) olarak biliniyordu. Kendisinden belki de binlerce kilometre uzakta olan hasta insanlara tıbbi tanı koyabilmek için transa girebiliyordu. Trans halindeyken, yaşamsal işlevleri sanki ölüme yakın bir komadaymış gibi tamamen yavaşlıyordu. Daha sonra, kendisinin "daha ince beden" adını verdiği beden, sorunun ne olduğunu belirlemek için hastaların bilinçaltı zihinlerine seyahat yapıyordu.


***


   Bu konu hakkında en çok araştırmayı Robert Monroe adlı bir yazar yapmıştır ve bu araştırma Amerika Birleşik Devletleri'nde 1971 yılında kurulmuş Monroe Enstitüsü(The Monroe Institute) adıyla bilinen bir kurumda devam etmektedir.

Monroe Enstitüsü Basamakları
1.Adım: Hem fiziksel hem de zihinsel olarak rahatlayın.
2.Adım: Bir hipnoagogik durumuna girin ya da yarı uyuyun.
3.Adım: Fiziksel duyum üzerinde zihinsel duyuma öncelik vererek durumu derinleştirin.
4.Adım: Ortamınızdaki, titizlikle ortaya çıkan bir durumdaki belirgin titreşimin varlığına dikkat edin.
5.Adım: Titreşimi fiziksel bedeninizde uygulayın ve varlığıyla rahatlayın. Bunun amacı, ince gövdeyi nazikçe fiziksel bedenin dışına sallamaktır.
6.Adım: Uzuvları ve gövdeyi terk etme konusundaki düşüncelerinize odaklanın ve her seferinde bir tane yapmaya çalışın.
7.Adım: "Kaldırma" olarak bilinen, fiziksel bedeninizden zahmetsizce kaymaya odaklanın.


***


   Astral seyahati nasıl yapabiliriz; 
 - Öncelikle sizi rahatsız eden veya hissettiğiniz aksesuarları çıkarın. Oda, göz kapaklarınıza doğrudan ışık gelmeyecek şekilde karanlık olmalıdır. Başınız kuzeyde olacak şekilde sırtüstü yatmanız ve birisi tarafından rahatsız edilmeyecek bir yerde olmanız önemlidir. Sessiz ve sakin ortamlar tavsiye edilir. Ancak odaklanmak için müzik dinlemeyi tercih ediyorsanız, dinlendirici ve doğa seslerinin yer aldığı meditasyon müziklerini tercih edebilirsiniz. Düzenli ve çok hızlı olmayacak şekilde nefes alıp verin ve bunu devam ettirin. Aldığınız tüm nefesi dışarı vermeye çalışın. Bunu düzenli yapmak konsantrasyonu sağlayacaktır.
  
   - Her şey hazır olduğunda ise; zihinsel gücünüzü kullanarak bedeninizin bir metre yukarıda olduğunu hayal edin ve alnınızdan yukarı doğru kalkıp ayaklarınızın üzerinde durduğunuzu düşünün.
  - Farklı bir yöntem olarak; kuzeye doğru yatış şeklinizi güneye doğru yatmış gibi düşünerek beyninizi aldatın. Beyniniz tam tersini ispatlamaya çalışacak. Beyninize inandırdığınızda yükselmeyi gerçekleştireceğinize odaklanın. Yükselmede zorlanıyorsanız her nefes alıp verişinizde daha hafifleyerek yükseldiğinizi düşünün. 
  - Ayrıca yukarıda asılı bir ipi çektiğinizi düşünmek de yükselmenin bir diğer yoludur. Titreşimler hala oluşmadıysa; ipi her çektiğinizde bunları hissetmeye daha yakın olacak ve rahatlayacaksınız.
 - Konsantre olmanıza rağmen ayrılmayı gerçekleştiremiyorsanız kendinizi su altında düşünün. Nefesiniz yavaş yavaş azalacağı için yukarı çıkmanız gerekecek. Ayağınıza dolanan yosunlardan kurtulmaya çalıştığınızı düşünün. Yukarı çıkma isteğiniz ve yorulan nefesiniz sizi vücudun dışına atacaktır.
  - Ayrılma gerçekleştiğinde görüntüler ve uğultular başlar.Bu noktada yapmanız gereken düşüncelere hakim olmak ve uçuş denemesi yapmaktır.
- İlk astral yolculuklarınızda odanızın dışına çıkmamaya özen gösterin. Birkaç pratikten sonra karar vererek ruhunuzu dolaştırabilirsiniz. Astral yolculuktan dönmek istediğinizde ise; sadece bu düşünceye odaklanın ve ruhunuzun bedeninizin içine girdiğini imgeleyin.

   Bayılma, ağır hastalık, ağır uyku hali, ani şoklar ve trafik kazası gibi etkiler sonucunda istemdışı astral ayrılmalar gerçekleşmektedir. Bu durumda kişi genelde kendisini, aniden beden dışında bulur ama farkına varmadan bedene geri döner. Normal uyku halinde de bu ayrılmalar yaşanmasıyla rüya görülür ve uyku sırasında düşme, uçma gibi etkiler bunun belirtisi olabilir.

   İnanışa göre; bedenimizde ruhun bedenden kopmasını engelleyen gümüş bir kordon bulunur. Ruhumuz astral seyahat esnasında bu kordon aracılığı ile göbek çakrasından terk ediyor. Kordon koptuğunda öldüğümüze inanılıyor.

***




inanç ile din arasındaki fark ?

İnanç;
Gerçekte kesin olan bir şeyin kanıtlanması için deneysel kanıtlar olsun veya olmasın bir kişinin zihninde doğruluğunu kabullenmesi durumudur. Diğer bir tanımı ile; "İnanç, kesin olduğunu kavrayamadığımız bir şeyin kesinliğidir."  
R.W. Emerson inanç hakkında; "İnanç, ruhun onayladıklarını kabul etmekten ibarettir; inançsızlıksa onları yadsımaktan." demiştir.
İnanç insana, insan olma özelliğini kazandıran temel yapılardan bir tanesidir. Sadece insana özgü bir olgudur. Korkularımızın ve yok olmama arzularımızın ortaya çıkardığı bir olgu değildir. Ancak bunlar inancımızı tetikleyen unsurlardır.

Din ;
Genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibadetler bütünüdür. Türk Dil Kurumu sözlüğünde din; "Tanrı'ya, doğaüstü güçlere, çeşitli kutsal varlıklara inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren toplumsal bir kurum, diyanet" ve "Bu nitelikteki inançları kurallar, kurumlar, töreler ve semboller biçiminde toplayan, sağlayan düzen" şeklinde tanımlanır.
Diğer bir deyişle din; kutsal olana, bir felsefeye ya da düşünceye yönelik inancın sistematize edilmiş halidir, toplumsal bir kurumdur. Bu açıdan inancı kapsamaktadır.

Aradaki fark ise ;
Din; kurallar ve doğruluğu kabul edilen hikayeler ve yargılar bütünüdür. İnanç ise (dinle alakalı bağlamda kullanıldığında) bir dinin parçası olan "kabul edilen hikayeler ve yargılardan" şüphe duymamaya denir. Din bir sistemdir, inanç ise bir olgu. Din kişinin seçimidir, inanç ise her canlı için ortaktır ve her canlı inanır. Bu yüzden dinsiz olabilirsiniz ancak inançsız olamazsınız. Dünya üzerinde yaklaşık olarak 7 milyar insan, 300 kadar din var. Örnek verecek olursak; bir ateist bu 300 dini yok sayıyorsa, bir müslüman da 299 dini yok sayıyor. Ama bu bir müslüman ve bir ateist ile birlikte 7 milyar insan inanır, inançlıdır.

*

Sokrat'a göre ; "Her günah, içinde kuşku olmayan ölü bir inanç yüzünden işlenir." , Unamun'a göre; "İçinde kuşku olmayan bir inanç, ölü bir inançtır." , İbn-i Sina'ya göre ise; "Hiç kimse görmek istemeyenler kadar kör değildir."

Evrim hakkında (Alıntı)

İNSANLARDA BULUNAN 10 KÖRELMİŞ ORGAN/YAPI :


1) APANDİS (APPENDİX)
Apandisin modern insanlarda bilinen hiçbir kullanımı yoktur ve enfeksiyon kaptığında sıksık alınır. Orijinal kullanımı ile ilgili spekülasyonlar mevcut olmakla birlikte, bilim adamlarının çoğu Darwinin öngördüğü şekilde, bir zamanlar bol miktarda yaprak ihtiva eden gıdalarımızdaki selülozun işlenmesine yardımcı olmak olduğu görüşündedir. Evrimin doğrultusunda, gıdalarımız değişmiş ve apandise daha az gerek duyulmuştur. Özellikle enteresan olan, birçok evrim kuramcısının doğal seçilimin, daha az iltihaplanması ve hastalanması nedeniyle daha büyük apandisleri seçeceğine (apandisin tüm kabiliyetlerini ortadan kaldırdığı halde) inanıyor olmasıdır. Benzer şekilde kullanım dışı olan ve nihayetinde kaybolacak olan ayak serçe parmağının aksine, apandis muhtemelen bizimle uzun süre beraber kalacak ve herhangi bir şey yapmadan sallanmaya devam edecektir.








2) KUYRUK SOKUMU (COCCYX)
Kuyruk sokumu kemiği bir zamanlar mevcut olan insan kuyruğunun kalıntısıdır. Zamanla bir kuyruğa olan ihtiyacımızı kaybettik fakat kuyruk sokumu kemiğine olan ihtiyacı kaybetmedik. Şu anda çeşitli kaslar için destek yapısı ve oturup arkaya doğru yaslanan bir kişi için destek işlevi vardır. Kuyruk sokumu kemiği aynı zamanda anüsün pozisyonunu da destekler.







3) DARWİN'İN NOKTASI  (DARWİN'S POİNT, PLİCA SEMİLUNARİS)
Darwinin noktası memelilerin çoğunda bulunmaktadır ve insanlar da bunun dışında değildir. Hayvanlarda büyük ihtimalle seslere odaklanmak için kullanılmaktadır ancak insanlarda artık herhangi bir fonksiyonu yoktur. İnsanların sadece %10.4ünde geçmişimize ait bu kalıntı görünür durumdadır fakat muhtemelen insanların çok daha fazlası bu kulak yumrusunu üreten, ancak belirgin olmasını herzaman sağlamayan geni taşımaktadır. Bu nokta küçük kalın bir yumrudur ve kulağın yukarı ve orta bölümlerinin birleştiği yerde bulunmaktadır.



4) ÜÇÜNCÜ GÖZKAPAĞI (THİRD EYELİD)
Eğer bir kedinin göz kırpmasını izlerseniz, beyaz bir zarın gözü kapladığını göreceksiniz, buna üçüncü göz kapağı denir. Memelilerde oldukça nadir görülmekle birlikte, kuşlar, sürüngenler ve balıklarda ortaktır. İnsanlarda kullanım dışı olan bir üçüncü gözkapağı kalıntısı mevcuttur (yukarıdaki resimde görebilirsiniz). İnsanlarda oldukça küçülmüştür ancak bazı topluluklarda diğerlerine oranla daha belirgin parçalar mevcuttur. Bilinen primat türleri içinde üçüncü gözkapağını fonsiyonel olarak kullanan tek primat, Batı Afrikada yaşayan Calabar angwantibo (lorisler ile yakın akrabadır)dur.





5) 20 YAŞ DİŞLERİ (WİSDOM TEETH)
İlk insanlar birçok bitki türüyle besleniyordu ve gün boyunca ihtiyaç duydukları tüm gıdaları almak için yeterli miktarda bitkiyi, yeterince hızlı şekilde yemeye ihtiyaç duyuyorlardı. Bu sebeple, daha geniş bir ağzı daha üretken kılmak için ilave bir takım azı dişimiz mevcuttu. Selülozun vücut tarafından yeterli şekilde sindirilmesi kabiliyetinden yoksun olunduğu için bu özellikle gerekliydi. Evrim tercihlerini yaptıkça gıdalarımız değişti, çenemiz uygun bir şekilde küçüldü ve üçüncü azı dişlerimiz gereksiz hale geldi. Günümüzde bazı insan topluluklarında 20 yaş dişlerinin üretimi tamamen durmuş iken, bazı topluluklarda %100 oranda bu dişler çıkmaktadır.






6) PLANTARİS KASI (PLANTARİS MUSCLE)
Plantaris kası hayvanlar tarafından, nesneleri ayakları ile tutmak ve kontrol etmek için kullanılır (maymunlar ayaklarını elleri kadar iyi bir şekilde kullanabilir). Bu kas insanlarda da aynı şekilde mevcuttur ancak o kadar az gelişmiştir ki, vücudun diğer bölümlerinden herhangi birinin yeniden oluşturulmasında dokuya ihtiyaç olduğunda, doktorlar tarafından yerinden alınarak kullanılırlar. Bu kas insan vücudu için öylesine önemsizdir ki, insanların %9u bu kasa sahip olmadan doğarlar.






7) EKSTRA KULAK KASLARI (AURİCULARİS MUSCLES) 
Harici kulak kasları olarak da bilinen ekstra kulak kasları (Auriculares muscles) hayvanlar tarafından işitme duyularını özel seslere odaklamak üzere kulaklarını döndürmek ve kontrol etmek (kafalarından bağımsız olarak) için kullanılır. İnsanlar bir zamanlar aynı sebeplerle kullanmış olduklarından, bu kaslara halen sahiptir ancak bu kaslar öylesine zayıflamıştır ki tek yapabileceğimiz kulaklarımızı birazcık kımıldatmak olacaktır. Bu kasların kedilerdeki kullanımı çok belirgindir (kediler kulaklarını neredeyse tamamen geriye döndürebilirler). Özellikle, avlamak üzere bir kuşa sessizce yaklaşırken, kuşu korkutmamak için mümkün olan en küçük hareketlerin yapılmasını gerektiren durumlarda kediler bu kasları kullanır.







8) HURDA DNA (JUNK DNA)
Geçmişimizden gelen kalıntıların bir çoğu fiziki veya görülür olmakla birlikte, bu durum hepsi için geçerli değildir. İnsanın genetik modelinde, bir zamanlar C vitaminini işlemeye yarayan enzimlerin üretilmesinde kullanılan yapılar (L-gulonolactone oxidase) mevcuttur. Diğer hayvanların çoğu bu fonksiyonel DNAya sahiptir fakat geçmişimize ait bir dönemde, bir mutasyon bu geni etkisizleştirmiş ve genin kalıntılarını hurda DNA olarak arkasında bırakmıştır. Bu dikkat çekici hurda DNA, yeryüzündeki diğer türlerle ortak atadan gelindiğini gösterir ve bu yüzden özellikle enteresandır.





9) JACOBSEN ORGANI (JACOBSON'S ORGAN - VOMERONASAL ORGAN)
Jacobson organı hayvan anatomisinin enteresan bir parçasıdır ve cinsel geçmişimiz hakkında bize birçok şey anlatır. Bu organ burunda bulunmaktadır ve pheromones adı verilen, cinsel istek, tehlike işareti veya yiyecek izlerine ilişkin bilgileri tetikleyen kimyasalları tespit eden özel bir koklama organıdır. Bazı hayvanların sex için karşı cinsleri takip etmesini ve potansiyel tehlikeleri bilmesini sağlayan organdır. İnsanlar Jacobsen organı ile doğarlar fakat bu organın kabiliyetleri gelişimimizin erken dönemlerinde, işe yaramayan bir hale gelmiştir. Bir zamanlar insanlar, iletişimin mümkün olmadığı dönemlerde eşlerinin yerini bulmak için bu organı kullanıyorlardı. Günümüzde insanın eş arayışında, chat odaları, barlar ve bekar partileri bu organın yerini almıştır.




10) TÜYLERİN ÜRPERMESİ (CUTİS ANSERİNA)
İnsanlar üşüdüklerinde, korktuklarında, kızdıklarında veya utandıklarında tüyleri ürperir. Birçok canlı türünün de aynı sebeplerle tüyleri ürperir. Mesela, kedi veya köpek tüylerinin dikilmesi, kirpi dikenlerinin ortaya çıkması bu sebeptendir. Üşüme durumunda, dikilen tüyler havayı deri ve tüyler arasında sıkıştırır ve böylelikle yalıtım ve sıcaklık sağlar. Korkma durumunda, hayvanın daha iri görünmesini, düşmanın korkup kaçmasını sağlar. İnsanların artık tüylerin ürpermesine ihtiyacı yoktur ve giysilerimizin olmadığı, doğal düşmanlarımızı korkutmaya ihtiyacımız olduğu geçmişimizden miras kalmıştır. Doğal seçilim yoğun kıl tabakamızı ortadan kaldırmış fakat bunları kontrol etmemize yarayan mekanizmayı geride bırakmıştır.

Ape-woman ZANA


   Ape-woman ZANA

1850 yıllarında, Rusya'daki Gürcistan'ın Ochamchire bölgesinde bir grup yerel avcı ormanda dolaşırken 1.98 cm boylarındaki Zana ile karşılaşıp onu tam olarak bir insan mı yoksa değil mi karar veremediler. Maymun benzeri özelliklere sahip genç ve dişiydi . Kolları, bacakları ve parmakları alışılmadık derecede kalın ve vücudu genel olarak fazla tüylüydü.. Avcılar onu yakalamayı başardı ve Edgi Genaba adında bir soyluya verdiler ve Sohum'dan elli kilometre uzaktaki T'khina izole dağ köyüne getirildi. Yakalandıktan ilk 3 yıl boyunca bir kafesin içerisinde tutuldu ve zamanla evcilleştirildi. İlk olarak bağlı bir şekilde muhafaza edildi. Daha sonra serbest bırakıldı ve dolaşmasına izin verildi. Ancak beslendiği yerden uzakta hiç dolaşmadı. Mısır öğütme ve ahşap taşlama gibi bazı basit görevleri öğrendi. Mırıltılar ve öfkelendiğinde çıkardığı sesler dışında tek bir kelime dahi öğrenemedi. Köyün kadınları ve çocukları ondan korkarlar fakat  sakin olduğu zamanlarda yaklaşabilirlerdi. Sadece sahibi Edgi Genaba'dan korkar ve söylediğini uygulardı.

Zana çok güçlü idi. Hiç çaba harcamadan 80 kiloluk unu tek eliyle kaldırabilir, üzümleri almak için ağaçlara kolaylıkla tırmanabilirdi. Geceleri ise ormanı dolaşmaktan keyif alırdı. Zana ısınmaktan kaçınır, üzerine giydirilmeye çalışılan kıyafetleri çıkarıp atar ve en sert kış günlerinde bile çıplak ayakla yürümeyi tercih ederdi. Sahibi Edgi Genaba ile birlikte şarap içmek hoşuna giderdi. Bir kaç erkek tarafından bir dizi çocukları oldu. Bunun sebebinin sarhoş olduğu zamanların kötüye kullanılması olduğu ileri sürüldü. Yeni doğan çocuğu donmuş nehirde yıkama alışkanlığı ile bir çocuğunun ölmesine sebep olduğu bilinmektedir. Kalan dört çocuğunu yerel ailelere verdi. Dzhanda ve Khwit Genaba (1878 ve 1884 doğumlu) ve iki kız olan Kodzhanar ve Gamasa Genaba (1880 ve 1882 doğumlu) normal topluma dahil edildi, evlendiler ve kendi ailelerini kurdular. Zana 1890'da öldü. 


Zana'nın çocuklarının koyu tenli, çok güçlü ve garip görünümlü oldukları söyleniyordu, ancak
sıradışı bazı psikolojik özelliklere rağmen öğrenebiliyorlar ve konuşabiliyorlardı. En küçük çocuklarından biri olan oğlu Khwit (söylentiye göre babası Edgi Genaba'ydı.) 1954'te öldü. İnanılmaz derecede kuvvetliydi ve koyu bir derisi vardı, ancak bu iki özellikten ayrı olarak, yüz özelliklerini babasına benziyordu. Khwit'in kafatası halen mevcut ve 1990'ların başında Dr. Grover Krantz tarafından incelendi. Daha sonra Antropolog M.A.Kolodieva'ya verildi ve Kolondieva onu Abhazya'dan diğer erkek kafataslarıyla karşılaştırdı. Ve şunları yazdı; "Tkina kafatası, modern ve antik özelliklerin özgün bir birleşimini sergiliyor. Kafatasının yüz kısmı ortalama Abhaz tipi ile kıyaslandığında belirgin şekilde daha büyük. Kafa konturunun tüm ölçümleri ve endeksleri sadece Ortalama Abhaz serilerininkilerden değil aynı zamanda incelenen bazı fosil kafataslarının maksimum büyüklüğünden daha büyüktür. Tkhina kafatası, fosil serisinin Neolitik Vovnigi II kafataslarına en yakınıdır."



Rus antropolog Oxford Üniversitesinde İnsan Genetiği Profesörü Bryan Sykes, Zana'nın yaşayan torunlarının altısından alınan tükürük örnekleri üzerinde DNA testleri gerçekleştirdi. Ayrıca Kwit'in kafatasından aldığı dişten DNA'sını buldu ve eski kemikten DNA çıkaran ilk genetikçi oldu. Ayrıca DNA sonuçlarına göre: Zana'nın soyunun % 100 Sub-Saharan African (Sahra altı afrikalı) olduğunu fakat fiziksel ve genetik açıdan modern afrikalı gruplarının hiç birine mensup olmadığını beyan etti. Hatta sonuçlarda en dikkat çekici olan, Zana'nın bilinmeyen bir türe ait olduğuydu. Sykes atalarının yaklaşık olarak 100.000 yıl önce Afrika'da ortaya çıktığını ve bir kaç nesil sonra Kafkasya'ya gelip burada oldukça izole bir hayat sürdüklerini belirtti.


Simya


ALCHEMY (SİMYA)

Simya veya alşimi; Arapça'daki "al-kimiya" kelimesinden gelir, İngilizce'ye "alchemy" olarak geçmiştir. Hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Değersiz maddeleri altına çevirme, bütün hastalıkları iyileştirme ve hayatı sonsuz biçimde uzatacak iksir bulma uğraşlarına Simya, bu işle uğraşanlara Simyacı denir.
Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanat'ı bünyesinde barındırır.
Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Antik Mısır, İran, Hindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur.
Simyagerlerin bazılarının kaçık veya şarlatan olduğu düşünülse de,
 bir çoğu entelektüel akademisyenler ve önemli bilim adamlarıdır. Bilinen ünlü simyacılar; Isaac Newton, Robert Boyle, Paracelsus, Edgar Cayce, Arnaldus De Villa Nova, Cabir Bin Hayyan, El-Razi, İbn-i Sina, Thomas Norton, Denis Zachaire, John Dee, Albert De Bollstaedt, Paulo Coelho ve  Henrig Brand'dır.
Isaac Newton, 17.yüzyılda matematikçi, bilim adamı ve ayrıca simyacı olarak bilinen bir sanat tutkunudur. 1727 yılında, ölümünden sonra konu ile ilgili milyondan fazla kelime yazılmasına rağmen Royal Society "basılmasına uygun değildir" demiştir. Kağıtları, 20. yüzyılın ortasında yeniden keşfedilmiş ve akademisyenlerin çoğu artık Newton'un önde gelen bir simyacı olduğunu kabul etmişlerdir. Aynı zamanda ışık ve yer çekimi teorisi, Newton kanunları için ilham onun simya çalışmalarından geldiği belirginleşmektedir.
Simyagerlerin en çok bilinen iki hedefi;
madenlerin altına dönüştürülmesi ve bütün hastalıkları iyileştirecek ve hayatı sonsuz uzatacak "pancea" (ölümsüzlük iksiri) yaratılmasıdır. Orta Çağ'dan itibaren Avrupalı simyagerler hem madenleri altına çevirecek hem de ölümsüzlük iksiri yaratılmasında kullanılacak efsanevi bir madde olan "felsefe taşı"nın (philosopher's stone) bulunması için büyük çaba sarfettiler. Yüzyıllar boyunca büyük saygınlık gördüler ve destek aldılar. Bu saygınlığın ve desteğin nedeni kimya ensdüstrisine yaptıkları katkılardı. Bu katkılar arasında; barutun keşfi, madenlerin test ve rafine edilmesi, metaller üzerinde çalışmalar, mürekkep, kozmetik, boya üretimi, deri boyanması, seramik ve cam üretimi, likör ve esans üretimi vb. sayılabilir. (Avrupalı simyagerler arasında "aqua vitae" (Ab-ı hayat, Bengi su, Hayat Suyu) üretiminin de popüler bir deney olduğu düşünülmektedir.)


  FELSEFE TAŞI
   (Philosopher's Stone)

Simya ilmine göre dokunduğu her nesneyi altına dönüştüreceğine inanılan taş. Kimya bilimine göre herhangi bir maddeyi altına dönüştürmek mümkün değildir. Zira altın bir bileşik değil bir elementtir. Bu taşı elde edebilmek için birçok formül ve deneme yapılmıştır. Bu çalışmalarla altın elde etmekte başarısız olmuşlardır elbette ve bu taş icat edilememiştir. Fakat modern kimyanın temellerinin atılmasına vesile olmuşlardır.
"Felsefe Taşı" iç (ezoterik) simyada dış simyadakinden farklı olarak yorumlandığından, farklı bir anlama gelir. Ayrıca J.K. Rowling'in yazarı olduğu Harry Potter serisinin ilk kitabı Harry Potter ve Felsefe Taşı'nda adı bolca geçmektedir. Kitaba göre Simyacı Nicolas Flamel taşı bulmuş ve 666 yaşındadır. Lord Voldemort bu taşın peşine düştüğünden ötürü eşi Perennelle Flamel ile ölümü seçer.


NİCOLAS FLAMEL
(d. 1330 - ö. 1418?)

15. yüzyılda yaşamış Fransız simyacı. Simyacıların iki büyük düşü olan ölümsüzlüğü ve Felsefe taşını bulduğu iddia edilir. Abraham adlı Yahudiden aldığı gizemli bir kitaptan bilgilerini elde ettiği söylenir. Harry Potter'dan ünlü manga/anime serisi Full Metal Alchemist'e kadar pek çok eserde göndermeler yapılan Flamel'den Dan Brown'ın eserlerinde de "Sion Tarikatı'nın 8. Büyük Üstadı" olarak geçer. 1418 yılında öldüğü ve gömüldüğü söylenir fakat mezarı açıldığında bulunamamıştır. 1700'lü yıllarda dönemin simyacıları tarafından görüldüğü ve kaçtığı rivayet edilir. Ve bu da Flamel'in yaşadığına işaret olabilir. 2014 yılı ABD yapımı Derin Kabus ( As Above, So Below) filminde de kendisi ve felsefe taşından bahsedilir.